Hayatı bazen fazla ciddiye alıyoruz. Sanki her şeyin bir anlamı olmak zorundaymış gibi, her adımımızı tartarak, her duygumuzu sorgulayarak yaşıyoruz. Oysa zaman dediğimiz şey, avuçlarımızın arasından sessizce akıp giden bir kum tanesi gibi… Tutmaya çalıştıkça kayıp gidiyor, sıkı tuttukça daha hızlı eksiliyor. Bu yüzden belki de en doğru cümle şudur:
Boşver be yaşı başı… Yüzündeki çizgileri, saçındaki beyazı… İnsan, aynaya baktığında çoğu zaman yaşını görür; oysa aynada görülen sadece geçen yıllar değil, yaşanmışlıkların izidir. Her çizgi bir hikâyedir. Kimi bir kahkahanın ardından oluşmuştur, kimi bir gözyaşının yükünden. Saçlara düşen beyazlar ise zamanın değil, hayatın öğretmenliğinin nişanesidir. Her biri bir dersin, bir sabrın, bir vazgeçişin ya da bir direnişin sonucudur. Ama biz çoğu zaman bu izleri kabullenmek yerine onlardan kaçmaya çalışırız. Genç kalma telaşı, yaşlanmama çabası, zamanı durdurma isteği… Hepsi aslında boşuna bir direnişin yansımasıdır. Oysa hayat, durdurulacak bir şey değil; yaşanacak bir şeydir.
"Boşver be yaşı başı..." Bu sözler, hayatın koşturmacası içinde kaybolan, sürekli gelecek kaygısı taşıyan veya geçmişin pişmanlıklarıyla boğuşan bizlere bir hatırlatma gibi.
Aslında ne kadar doğru söylüyor: Yaşımız kaç olursa olsun, kaç bahar daha göreceğimiz meçhul. Ömrümüzün ne zaman biteceğini bilmiyoruz. O zaman, neden hayatı bu kadar kurcalayıp kendimizi yıpratıyoruz?
Kaç bahar daha göreceksin, bilinmez. Belki onlarca, belki birkaç… Ama kesin olan bir şey var: Hiçbiri geri gelmeyecek. Bu yüzden insanın en büyük yanılgısı, hep daha sonra yaşayacağını sanmasıdır. “Biraz daha çalışayım, sonra gülerim.” “Biraz daha sabredeyim, sonra severim.” “Şimdi değil, ileride yaşarım.” Oysa hayat ertelenmeyi kabul etmez. Çünkü zamanın bir garantisi yoktur. Yarın diye bir söz verilmemiştir kimseye.
Yüzümüzdeki çizgiler, saçımızdaki beyazlar; her biri yaşanmışlıkların, tecrübelerin, sevinçlerin ve hüzünlerin izleri. Onlardan utanmak yerine, onları kucaklamalıyız. Onlar bizim bir parçamız, kimliğimiz.
Fazla kurcalama hayatı... Evet, hayatı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmeliyiz. Her şeyi kontrol edemeyiz, her şeyi planlayamayız. Bazen akışına bırakmak, anın tadını çıkarmak gerekir. Kontrol edemeyeceğimiz şeyler için endişelenmek yerine, elimizden gelenin en iyisini yapıp gerisini Allah'a bırakmak en doğrusu.
Gül gülebildiğince... Gülümsemek, sadece yüz kaslarımızı hareket ettirmek değildir; ruhumuzu da iyileştirir. Hayatın zorlukları karşısında bile gülümseyebilmek, güçlü bir duruşun göstergesidir. Gülmek, hem kendimizi hem de çevremizdekileri mutlu eder.
Sev sevebildiğince... Sevgi, hayatın en güçlü gücüdür. Kendimizi, ailemizi, arkadaşlarımızı, doğayı, her şeyi sevmeliyiz. Sevgi, kalbimizi yumuşatır, ruhumuzu besler. Sevgiyle dolu bir kalp, dünyayı daha güzel bir yer yapar.
Sev… Sevebildiğince sev.
Sevmek, insanın en büyük cesaretidir. Çünkü sevmek, kırılmayı göze almaktır. Ama aynı zamanda en büyük iyileşmedir de. Birine dokunmak, birinin hayatında iz bırakmak… Bunlar dünyada yapılabilecek en anlamlı şeylerdendir. Kin tutmak kolaydır, nefret etmek de… Ama sevmek emek ister. Yürek ister. Ve işte bu yüzden değerlidir. Sevdiklerini erteleme. “Bir gün söylerim” dediğin her cümle, belki de hiç söylenemeyecek bir cümleye dönüşebilir. İnsanlar gider, zaman geçer, fırsatlar kaybolur. Ama söylenmemiş sevgiler hep içinde kalır. Bu yüzden bugün söyle. Bugün sarıl. Bugün hissettir.
Yaşa yaşayabildiğince... Bu söz, sadece fiziksel olarak hayatta kalmak değil; hayatın her anını dolu dolu yaşamak demektir. Yeni şeyler deneyin, hobiler edinin, seyahat edin, öğrenin, gelişin. Hayatınızı renklendirin, anlam katın. İşte bu yüzden fazla kurcalama hayatı. Yaşa… Yaşayabildiğince yaşa.
Ama sadece nefes almak değil bu. Gerçekten yaşamak… Hissederek, farkında olarak, anın içinde olarak yaşamak. Sabah uyandığında sadece uyanmış olma; o günü gerçekten yaşa. Bir kahve içtiğinde sadece içme; tadını al. Bir yolda yürüdüğünde sadece yürüme; etrafına bak. Çünkü hayat dediğimiz şey, aslında bu küçük anların toplamıdır.
İnsan çoğu zaman büyük hedeflerin peşinde koşarken, küçük mutlulukları kaçırır. Oysa hayat, büyük zaferlerden çok küçük huzurlarla güzeldir. Bir akşam serinliği, bir dost sohbeti, bir içten tebessüm… Bunlar, hayatın gerçek hazineleridir.
Ve belki de en önemlisi şudur: Kendine yüklenmeyi bırak.
Hatalar yapacaksın, kırılacaksın, bazen yanlış yollara gireceksin. Bu insan olmanın bir parçası. Kusursuz olmaya çalışma. Çünkü kusursuzluk diye bir şey yok. Seni sen yapan, o eksiklerin, o hataların, o yarım kalmışlıkların… Onlarla birlikte bir bütünsün sen.
Hayat, mükemmel olana değil; samimi olana güzeldir.
Bu yüzden bırak artık kendini yargılamayı. Geçmişi didiklemeyi, geleceği fazla düşünmeyi bırak. Şu an buradasın. Nefes alıyorsun. Kalbin atıyor. Daha ne olsun?
Her şeyin nedenini bilmek zorunda değilsin. Her sorunun cevabını bulmak zorunda değilsin. Bazen anlamadan da yaşamak gerekir. Bazen sadece hissetmek yeterlidir. Çünkü hayat bir matematik problemi değildir; çözülmesi gereken bir denklem değil, deneyimlenmesi gereken bir yolculuktur.
Sana tavsiyem Gül… Gülebildiğince gül.
Çünkü kahkaha, insanın ruhuna en iyi gelen ilaçtır. Bir anlığına bile olsa tüm yükleri hafifletir. İçindeki çocuğu hatırlatır sana. Hayatın o saf, o hesapsız halini… Gülmek için büyük sebepler arama. Küçük şeyler de yeterlidir. Bir dostun sözü, bir çocuğun oyunu, bir akşamüstü güneşi… Çünkü mutluluk çoğu zaman büyük anlarda değil, küçük detaylarda saklıdır.
Boşver be yaşı başı…
Zaman geçiyor, evet. Ama bu kötü bir şey değil. Çünkü her geçen gün, sana bir şey katıyor. Seni biraz daha sen yapıyor. Önemli olan kaç yaşında olduğun değil; o yaşa ne kattığın.
Yüzündeki çizgilerden utanma. Onlar senin hikâyen. Saçındaki beyazlardan kaçma. Onlar senin yolculuğun.
Ve unutma…
Hayat, fazla ciddiye alınacak kadar uzun değil. Ama hafife alınacak kadar da kısa değil.
Kısacası;, "Boşver be yaşı başı..." sözleri, bize hayatın kıymetini hatırlatan, anı yaşamaya ve mutlu olmaya teşvik eden bir öğüt gibi. Hayat kısa, zaman akıp gidiyor. O zaman, geçmişin yükünü bırakıp, geleceğin endişesinden sıyrılıp, bugünün tadını çıkaralım. Gülümseyelim, sevelim, yaşayalım... Çünkü kaç bahar daha göreceğimiz meçhul.
O yüzden en doğrusu şu:
Gül gülebildiğince…
Sev sevebildiğince…
Yaşa yaşayabildiğince…