Ezan ile Sela Arasında: İnsanın Kısa Yolculuğu ve Uzun Yanılgısı

Ezan ile Sela Arasında: İnsanın Kısa Yolculuğu ve Uzun Yanılgısı

İnsan hayatı, çoğu zaman zannedildiği kadar uzun, karmaşık ve erişilmez bir serüven değildir. Aksine, doğumhanede atılan o ilk çığlık ile gasilhanedeki son sessizlik arasında uzanan ince bir çizgidir. Bu çizgi, dışarıdan bakıldığında yıllar, mevsimler ve hatıralarla dolu gibi görünse de özünde oldukça kısadır. Bir ezanla başlayan ve bir sela ile mühürlenen bu yolculuk, insanın varoluşuna dair en yalın gerçeği hatırlatır: Başlangıç ve bitiş arasındaki mesafe sandığımız kadar geniş değildir.

Doğum anı, insanın dünyaya çıplak ve savunmasız bir şekilde gelişidir. O an, tüm kimliklerden, statülerden ve unvanlardan arınmış saf bir varoluştur. İlk nefesle birlikte gelen o feryat, aslında insanın hayata attığı ilk adımdır. Ne bir makam vardır o anda, ne bir servet, ne de bir üstünlük. Sadece var olmak vardır. Bu saf başlangıç, insanın özünü temsil eder: eşitlik, sadelik ve masumiyet.

Ancak zaman ilerledikçe bu sade başlangıç, yerini karmaşık bir “orta oyununa” bırakır. Toplumun kuralları, beklentileri ve rekabetçi yapısı, insanı giderek daha fazla rol oynamaya iter. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu durum, bireyin toplumsal sistem içinde kendine yer edinme çabasının doğal bir sonucudur. Fakat bu çaba çoğu zaman sınırlarını aşar ve insanı özünden uzaklaştırır.

Modern toplumlarda başarı; güç, statü ve görünürlük üzerinden tanımlanır. İnsanlar daha çok kazanmak, daha yüksek mevkilere ulaşmak ve daha fazla takdir görmek için yarışa girer. Bu yarışın kendisi bir noktaya kadar anlaşılabilir olsa da, süreç içerisinde ortaya çıkan hırs, kıskançlık ve “fırıldaklık” dediğimiz davranış biçimleri, insanın iç dünyasını zedeler. Çünkü bu davranışlar, bireyin kendisiyle ve çevresiyle olan bağını zayıflatır.

Sosyolojik olarak bu durum, bireyselleşmenin aşırıya kaçmasıyla açıklanabilir. İnsan, artık sadece var olmak için değil; diğerlerinden daha “fazla” olmak için yaşamaya başlar. Bu “fazlalık” arzusu, bireyi sürekli bir tatminsizlik döngüsüne sokar. Ne elde edilirse edilsin, daha fazlası istenir. Bu da insanı huzurdan uzaklaştırır ve içsel bir boşluğa sürükler.

Oysa hayatın sonunda karşılaşılan gerçek, bu yarışın anlamsızlığını açıkça ortaya koyar. Gasilhanede, tüm kimlikler, unvanlar ve sahip olunan her şey bir kenara bırakılır. İnsan, tıpkı geldiği gibi sade ve eşit bir şekilde uğurlanır. Bir pamuk, bir kefen ve birkaç dua… Hepsi bu. O büyük görünen hayat, bu kadar basit bir vedayla son bulur.

Bu noktada ortaya çıkan eşitlik, aslında hayatın en güçlü sosyolojik gerçeğidir. Ölüm, tüm farklılıkları ortadan kaldırır ve insanları aynı noktada buluşturur. Bu durum, toplumsal hiyerarşilerin geçiciliğini ve yapaylığını gözler önüne serer. Hayat boyunca uğruna mücadele edilen pek çok şey, bu nihai eşitlik karşısında anlamını yitirir.

Hümanist bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde ise bu gerçek, insana önemli bir sorumluluk yükler. Eğer başlangıç ve bitiş bu kadar sade ve eşitse, aradaki yolculuğun da buna uygun bir şekilde yaşanması gerekir. Yani insanın asıl görevi, bu kısa yolculuğu daha onurlu, daha dürüst ve daha anlamlı kılmaktır.

Onurlu bir yaşam, sadece büyük başarılar elde etmekle ilgili değildir. Aksine, başkalarına zarar vermeden, empati kurarak ve vicdanını koruyarak yaşamakla ilgilidir. Çünkü insanın geride bıraktığı en önemli şey, sahip oldukları değil; başkalarının hayatına dokunuş biçimidir. Bir kalbi kırmak, çoğu zaman büyük bir kazanımdan daha ağır bir bedel taşır. Aynı şekilde, bir insana yapılan küçük bir iyilik, yıllar sonra bile hatırlanabilir.

Toplumsal açıdan bakıldığında da bu yaklaşım, daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir yapı oluşturur. Güvenin, saygının ve dayanışmanın hâkim olduğu toplumlar, bireylerin daha huzurlu yaşamasını sağlar. Buna karşılık, hırsın ve çıkarcılığın ön planda olduğu toplumlar, sürekli bir çatışma ve güvensizlik ortamı üretir.

“Fırıldaklık” olarak ifade edilen davranış biçimi, aslında kısa vadeli kazançlar uğruna uzun vadeli değerlerin feda edilmesidir. Bu tür davranışlar, bireye geçici avantajlar sağlayabilir; ancak uzun vadede hem bireyin hem de toplumun zarar görmesine neden olur. Çünkü güvenin kaybolduğu bir ortamda, hiçbir başarı kalıcı değildir.

Kisacasi; insan hayatı iki kapı arasında geçen kısa bir yolculuktur. Bu yolculukta yapılan tercihler, insanın kim olduğunu belirler. Ezanla başlayan ve sela ile sona eren bu hikâyede, asıl önemli olan ne kadar yaşadığımız değil; nasıl yaşadığımızdır.

Belki de hayatın en büyük zanaatı, bu kısa yolu mümkün olduğunca sade, dürüst ve onurlu bir şekilde yürüyebilmektir. Gürültünün, hırsın ve yapaylığın ortasında, insan kalabilmeyi başarabilmektir. Çünkü eninde sonunda herkes aynı sessizliğe doğru yol alır. Ve o sessizlikte geriye kalan tek şey, insanın ardında bıraktığı izdir.