İnsan, kınadığını yaşamadan ölmez

İnsan, kınadığını yaşamadan ölmez. Bu söz, İslam düşüncesinde sıkça karşımıza çıkan bir ifade ve sadece bireysel bir öğüt değil; aynı zamanda toplumların, devletlerin ve siyasetçilerin de yüzleşmek zorunda olduğu derin bir ahlaki yasadır.

Bu anlayışa göre, insanlar başkalarında küçümsedikleri kusurlarla bir gün yüzleşmek zorunda kalırlar. Çünkü hayat, insanın sözleri, kibri ve hüküm verirken kullandığı dil ile sınandığı büyük bir imtihan alanıdır.

Türkiye’nin son otuz yıllık siyasi ve toplumsal süreci de bu gerçeğin en çarpıcı örneklerinden biri olmuştur. Dünün mağdurları bugün gücü eline almışken, dün sert eleştirilerde bulunanlar, bugün aynı eleştirilerin hedefi haline gelmiştir.

Bir zamanlar rakiplerinin yaşını, hastalığını, ekonomik başarısızlıklarını ya da siyasi tercihlerini küçümseyenler, zamanla benzer durumlarla yüzleşmek zorunda kalmışlardır. Bu durum sadece siyasi bir ironi değil, aynı zamanda ahlaki bir yüzleşmedir. Çünkü insanlar çoğu zaman başkalarını yargılarken kendi içsel durumlarını göz ardı ederler. Hayat ise tam da o noktadan sınar insanı.

İslam düşüncesindeki “imtihan” kavramı burada devreye giriyor: İnsan, en çok kibirlendiği yerden sınanır.

Türkiye’de siyaset, uzun yıllardır fikirler üzerinden değil, ötekileştirme ve kınama dili üzerinden yürütülmektedir. Siyasi aktörler birbirlerini “hain”, “yetersiz”, “ahlaksız” ya da “beceriksiz” olarak damgalarlarken, aslında topluma da sert bir kutuplaşma kültürü oluşmasına sebep olmaktadırlar.

Asırlardır anlatıla gelen kanı şudur; “geçmişte söylenen acı sözler, bir gün söyleyenlerin karşısına çıkmaktadır”.

Dün “yoksulluk kader değildir” diyenlerin, bugün ekonomik krizleri sabır söylemleriyle açıklamaya çalışması ve “asla olmaz” denilen ittifakların bugün kurulması, toplumun hafızasında büyük bir güven kaybı yaratmıştır.

Bu durum, vatandaşlar açısından adalet duygusunun zayıflamasına yol açmıştır. İnsanlar artık siyasette tek değişmeyenin çıkar ilişkileri olduğunu düşünmeye başlamışlardır.

Geçmişte “vatan haini” olarak damgalanan kişilerin bugün devlet protokolünde yer alması ya da daha önce sert bir şekilde eleştirilen davranışların şimdi normalleşmesi, toplumun ahlaki pusulasını sarsmıştır.

İnsanlar şu soruyu sormaya başladılar: Eğer dün yanlış olan bir şey bugün doğru olabiliyorsa, o zaman gerçek nedir? Bu süreçte sadece siyaset değil, toplumun değerleri de değişmiştir.

Sadakat, dürüstlük, liyakat ve adalet gibi kavramlar giderek zayıflamış; yerini pragmatizme bırakmıştır.

Ülkemizde insanlar artık “doğru olan nedir?” sorusundan çok, “kim güçlü?” sorusuna odaklanmaktadır. Bu durum, toplumda derin bir güvensizlik yaratmaktadır. Çünkü herkes birbirini eleştirmekte ama kimse kendisini sorgulamamaktadır.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, bunun temel nedeni gücün denetlenememesidir.

Güç sahibi olan kişi ya da kurum, eğer ahlaki bir denetimden yoksunsa, zamanla eleştirdiği yapıya dönüşmektedir. Bunu 30 yıllık Türk siyasi tarihinde çok net şekilde görüyoruz. Partiler arası siyasi başkanların geçişine bakılırsa bunu anlamak güç olmayacaktır.

Türkiye’de son otuz yılda yaşanan en önemli kırılmalardan biri de budur. Devletin dışladığı kişiler, devleti yönettiklerinde aynı dışlayıcı dili kullanmaya başlamışlardır.  Yani  anladığımız şudur ki, değişen sadece aktörler olmuş, sistemin ruhu değişmemiştir.

Bu noktada “kınadığını yaşamadan ölmezsin” sözü toplumsal bir aynaya dönüşmektedir. Çünkü insan başkasını küçümsediğinde, aslında kendi zaafını gizlemektedir.

Hayatın ise o gizlenen zaafı ortaya çıkarma gibi bir özelliği vardır. Bir kişi karşısındakinin hastalığıyla alay ettiğinde, bir gün kendi bedeniyle sınanır. Bir kişi yoksulları küçümsediğinde, ekonomik sıkıntılarla yüzleşir.

Geçmişte ihanetle suçlayanlar, bugün aynı suçlamaların hedefi olurlar. Unutmayalım ki; söz, insanın kaderine dönüşebilir.

Devlet-vatandaş ilişkisi de bu ahlaki aşınmadan etkilenmiştir. Eskiden “Baba Devlet” anlayışı hâkimken, zamanla devletin toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede olması gerektiği fikri öne çıkmıştır. Ancak uygulamada devlet çoğu zaman belirli kesimlerin gücünü pekiştiren bir yapıya dönüşmüştür.

Bu durum vatandaşta yabancılaşma oluşturmuş; insanlar devlete güvenmek yerine, güçlü olana yakın durmanın daha önemli olduğuna inanmaya başlamıştır.

Yıllardır hep vurguladığım gibi, bu büyük ahlaki kırılma sadece siyaseti değil, aileyi ve bireyi de etkilemektedir. Siyasetteki tutarsızlık, toplumun her alanına yayılmaktadır.

.Çocuklar büyüklere güvenmemekte,

.gençler liyakate inanmamakta,

.insanlar birbirine kuşkuyla yaklaşmaktadır.

İş böyle olunca da sokaktaki selam bile samimiyetini kaybetmektedir. Bunun nedeni ise; toplum, sürekli değişen söylemler arasında hakikati kaybetmektedir. Bu döngüden çıkışın yolu ise daha fazla kınamak değil, daha fazla yüzleşmektir. İnsan önce kendi eksikliğini görmeli, sonra başkasını eleştirmelidir.

Yukarıda yazdıklarımı özetleyecek olursam; toplumun yeniden inşası ancak tevazu, empati ve adalet duygusuyla mümkündür. Çünkü herkes aynı hayatın ve aynı imtihanın içindedir. Bugün güçlü olan yarın zayıf düşebilir; bugün eleştiren yarın eleştirilen olabilir.

Türkiye’nin son otuz yılı, insanların en çok sözleriyle sınandığını göstermektedir. Dün başkası için kurulan cümleler, bugün söyleyenlerin kaderine dönüşmüştür.

Ne yazık ki; kınanan yoksulluk mutfaklarda, küçümsenen hastalık bedenlerde, ihanet suçlamaları ise dillerde düğüm olmuştur.

Bu yüzden kurtuluş; kibirli bir kınamada değil, ahlaklı bir duruşta ve insanın önce kendisini sorgulamasındadır.

 

 

 

Bu Konuda Yazdığım Şiir  2002/İstanbul

Kınadığın söz döner dolaşır, bir gün gelir seni bulur; 

Hayat sessizce akar ama sonunda hesabını sorar. 

Dün küçümsediğin acı yarın kapına dayanır, 

İnsan kendi hükmüne bile güvenip bir gün yine yanılır.

Dün mağdurken bugün kudret sahibi olanlar, 

Aynı sert dille konuşup yine yaralar açanlar; 

Zamanı da izi de unuttuklarını sanırlar, 

Oysa kader, insanın ağzından çıkan sözü saklar.

Bir zaman “asla” deyip küçümsenen yollar, 

Bugün bakarsın aynı sofrada buluşturur insanları. 

“Yoksulluk kader değil” diyen diller sustu, 

Halkın çektiği yoksunluk bu kez “sabır” diye anlatıldı.

Siyaset kinle beslenip öfkeyle çoğalırken, 

Sloganlar yükseldikçe hakikat gözden kaybolur. 

Dün “hain” diye damgalanan nice eski yüz, 

Bugün devlet kapısında alkışlarla yürür.

Güç denetlenmeyince insan yavaş yavaş değişir, 

Dün karşı çıktığı şeye adım adım dönüşür. 

Sistem aynı kalır, değişen çoğu zaman sadece isimdir; 

İnsan aynaya bakmaz, suçu hep karşısında arar.

Çocuk güven ister, genç umut bulamaz, 

Liyakatin sesini artık kimse duymuyor. 

Sokakta selam bile ürkekleşti, 

Çünkü çıkar uğruna doğru kaybolup gitti.

 

Kurtuluş kınamakta değil, yüzleşmekte; 

İnsan önce kendini tartmalı, durup düşünmeli. 

Bugün güçlü görünen yarın çaresiz düşebilir, 

İnsan da memleket de ahlakla ayakta kalır.