Yusuf olmak kolay değildir. Çünkü Yusuf olmak, sadece acı çekmek değil… Ahlaklı kalabilmektir.

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki

İnsanlar kendi kazdıkları kuyuya düşüyor ama ne hikmetse kendilerini hâlâ masum bir hikâyenin kahramanı sanıyor. Oysa her hikâyenin bir hakikati vardır. Ve bazı hakikatler, insanın yüzüne çarptığında en ağır tokat gibi iner.

Bu noktada en çok istismar edilen sembollerden biri de Hz. Yusuf kıssasıdır.

Çünkü Yusuf olmak; sabır, iffet, sadakat, ihanete uğrama ve buna rağmen doğruluktan sapmama demektir.

Ama ne acıdır ki bugün birçok insan, yaptığı hataları ve kötülükleri örtmek için kendini “Yusuf” gibi göstermeye çalışıyor.

Oysa gerçek şu:

Yusuf, kuyuya atılandı.

Bugünün insanı ise çoğu zaman kuyuyu kazandır.

Aldatan İnsan: Gerçeği Eğip Büken Zihin

Aldatan insan yalnızca bir başkasını kandırmaz; en çok da kendini kandırır.

Kendi yaptığı yanlışı “haklı gerekçelerle” süsler.

Vicdanını susturmak için hikâyeler üretir

“Ben mecburdum…”

“Zaten o da hak etmişti…”

“Herkes böyle yapıyor…”

Bu cümleler, aslında birer savunma mekanizmasıdır.

Aldatan kişi, yaptığı eylemin sorumluluğunu almak yerine, kendine bir “masumiyet hikâyesi” yazar.

Ve işte tam burada en tehlikeli kırılma yaşanır:

Kişi artık sadece yanlış yapmaz…

Yanlışı doğru sanmaya başlar.

Kendi kazdığı kuyunun dibine iner ama yukarı bakıp şunu söyler:

“Ben aslında haksızlığa uğrayanım.”

Aldanan İnsan: Gerçeği Görmek İstemeyen Kalp

Aldanan insanın dramı ise daha sessizdir.

Çünkü o, çoğu zaman gerçeği görür ama kabul etmek istemez.

Sevdiği için…

İnandığı için…

Kaybetmekten korktuğu için…

Kendine şunu fısıldar:

“Belki de ben yanlış anlıyorum…”

Oysa gerçek çoğu zaman çok açıktır.

Ama insan, kalbinin bağlandığı birini suçlu görmektense, kendi aklını sorgulamayı tercih eder.

İşte bu noktada aldanan kişi, sadece karşısındakinin değil, kendi içindeki umutların da kurbanı olur.

Yusuf Olmak: Bir Sembolün Ağırlığı

Bugün herkes “haklı”

Herkes “mağdur”

Herkes “temiz”

Ama gerçek Yusuf olmak, sadece mağdur olmak değildir.

Yusuf olmak, kötülüğe rağmen kötülük yapmamaktır.

Yusuf Suresi bize şunu öğretir:

İftiraya uğrayan Yusuf, iftira atmamıştır.

Haksızlığa uğrayan Yusuf, haksızlık yapmamıştır.

Zindana atılan Yusuf, intikamla değil hikmetle yürümüştür.

Bugün ise…

İnsanlar önce kötülüğü yapıyor,

Sonra mağduriyet hikâyesi yazıyor.

Yani hem kuyuyu kazıyor,

Hem de içine düşünce “beni attılar” diyor.

Toplumsal Bir Yanılsama: Masumiyet Pazarlaması

Modern toplumda en büyük sorunlardan biri de “masumiyet pazarlaması”dır.

İnsanlar artık sadece iyi görünmek istiyor, iyi olmak değil.

Sosyal medya, ilişkiler, iş hayatı…

Her yerde bir “imaj savaşı” var.

Kimse “ben hata yaptım” demiyor.

Kimse “ben kırdım” demiyor.

Herkes kendi hikâyesinde kahraman.

Ama kimse kendi hikâyesinin zalimi olduğunu kabul etmiyor.

Bu da şu sonucu doğuruyor:

Gerçek mağdurlar görünmez hale geliyor.

Gerçek Yusuf’lar sessizleşiyor.

Çünkü en çok bağıran, en haklı sanılıyor.

Aldatmanın En Tehlikelisi: Kendini Aldatma.

Bir insan başkasını aldatabilir.

Bu bir hatadır.

Ama insan kendini aldatıyorsa…

İşte o zaman bu bir çöküştür.

Çünkü kendini aldatan insan artık değişemez.

Hatasını görmeyen biri, onu düzeltemez.

Ve en acısı şudur:

Kendini Yusuf sanan biri, aslında kendi karanlığının farkında değildir.

Kısacası: Kuyular ve Aynalar

Hayat, insana sürekli iki şey sunar:

Kuyular ve aynalar.

Kuyu, insanın düştüğü yerdir.

Ayna ise kendini gördüğü yer.

Eğer insan aynaya bakmayı bırakırsa…

Düştüğü kuyunun sorumluluğunu da başkasına yükler.

Ama eğer cesaret edip aynaya bakarsa…

Şunu fark eder:

“Ben bu kuyuyu kazdım.”

İşte o an, gerçek değişim başlar 

Yusuf olmak kolay değildir.

Çünkü Yusuf olmak, sadece acı çekmek değil…

Ahlaklı kalabilmektir.

Bu yüzden herkes kendine şu soruyu sormalıdır:

Ben gerçekten kuyuya atılan mıyım…

Yoksa o kuyuyu kazan mı?